6 Şubat 2023’te gece saat 04:17’de yaşanan ve on bir ilde büyük yıkıma neden olan deprem üzerinden üç yıl geçti. Ancak Hatay’ın Antakya’sı ve benzeri şehirlerde bu süre, yalnızca takvimsel bir zaman aralığı değil; sürekli yas, belirsizlik ve derin bir toplumsal kırılma olarak yaşanmaya devam ediyor.
Depremin hemen ardından yayımlanan Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile afet bölgesinin yeniden yapılandırılmasına dair hukuki çerçeve çizildi. Ancak üç yıl boyunca söz konusu düzenlemelerin birçoğu ya gecikmeli hayata geçirildi ya da hiç uygulanmadı. Enkaz kaldırma süreçlerinde yaşanan aksaklıklar, gündelik hayatın normale dönmesini engelledi; kimi mahallelerde enkaz hâlâ bütün olarak duruyor. Plansız ve hızlı yıkımlar ile fiilî talanın kentin belleğinde geri dönülemez tahribatlara yol açtığı öne sürülüyor.
Yine deprem sonrasında gündeme getirilen koruma amaçlı imar planı da kentte beklendiği gibi bir güvence sağlayamadı. Bu plan, Antakya’nın tarihini ve mekânsal değerlerini korumaktan çok, ayni zamanda halkın “ne yapacağına” dair belirsizlik yaratan bir engel olarak hissediliyor. Hasarsız ya da az hasarlı evlerde yaşayanlar bile evlerinin geleceği hakkında yanıt alamıyor, onarım ve ruhsat süreçleri tıkanmış durumda. Birçok alan beklemeye mahkûm edilirken, “koruma” kavramı mekânı dondurmak olarak algılanıyor.
Bu üç yıl boyunca mağdurların hikâyeleri büyük ölçüde görünmez kaldı. Evlerini kaybeden insanlar hâlâ geçici barınma alanlarında yaşamaya çalışıyor; işyerlerini yitirenler borç sarmalında kalıyor. Yardım mekanizmalarının yetersiz, bürokratik engellerle dolu oluşu ise sorunları daha da derinleştiriyor.
Yazar, depremi yalnızca doğal bir afet olarak görmenin eksik kalacağını; yaşanan sürecin aslında toplumsal yersizleştirme ve hafıza kaybı yaratacak bir dönüşüme işaret ettiğini belirtiyor. Bu süreç, sadece fiziksel barınma krizini değil, bağlantılı olduğu sosyal bağların, aidiyetin ve kentin kolektif hafızasının yitirilmesini de içeriyor.
https://bianet.org/